Gençler neden çocuk istemiyor… Esas tehlike orada
Türkiye’de düşen doğum oranları, artan boşanmalar ve ekonomik güvensizlik, “üç çocuk” çağrısını karşılıksız bırakıyor. Eğitimden sağlığa uzanan yapısal sorunlar çözülmedikçe nüfus azalmasının durması zor görünüyor.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sık sık dile getirdiği konu olan nüfusumuzdaki artış oranının düşmesi gerçek bir sorun olarak karşımıza çıkıyor. AKP iktidara geldiğinde Türkiye’nin nüfusu 65 milyon civarında idi. O yıllarda dahi her yıl ortalama olarak 1.2 milyonun üzerinde çocuk dünyaya geliyordu. Hatta 2014 yılında doğan bebek sayısı 1 milyon 345 bin olmuş ve rekor kırılmıştı.
Nüfusumuz AKP iktidarı döneminde 65 milyondan 86 milyona çıktığı halde 2025 yılında doğan bebek sayısı 900 bin civarına düştü. Yani doğan bebek oranın yaklaşık 400 bin azalma var.
2002 Yılı Evlenme ve Boşanma İstatistikleri
*Evlenen Çift Sayısı: 510 bin 155
*Boşanan Çift Sayısı: 95 bin 323
2024 Yılı Verileri
*Evlenen Çift Sayısı: 568 bin 395
*Boşanan Çift Sayısı: 187 bin 343 (Bu rakam, Türkiye tarihinde kaydedilen en yüksek boşanma sayılarından biri olarak dikkat çekiyor).
22 yılda nüfus yüzde 25 artarken evlenme oranındaki artış yüzde 11’lerde kaldı. Ayrıca boşanma oranı da yüzde 50 arttı.
Sonuç olarak az evlilik, az çocuk sahibi olma ve çok boşanma durumu söz konusu. Bunun en önemli sebebinin ekonomik sebepler olduğunu söylemek her halde yanlış olmaz.
Evet Cumhurbaşkanı Erdoğan bu soruna haklı olarak dikkat çekiyor ama ülke ekonomisi güven vermedikçe, dış borcumuz arttıkça, gelir düzeyi düştükçe, adalete olan güven azaldıkça nüfusun artmaması da gayet doğal değil mi?
Hiç kimse Cumhurbaşkanı istedi diye çocuk sahibi olmaz. Erdoğan’ın 3-5 çocuk istemesi sonucu değiştirmiyor çünkü herkes “Cumhurbaşkanı istiyor ama doğacak çocuğa o bakmıyor” cümlesini kuruyor.
Yuva kurmak toplumumuzda halen önemli ama evlilik maliyetleri o kadar arttı ki devlet teşvikleri adeta devede kulak kalıyor.
Erdoğan 2025’i aile yılı olarak ilan etmişse de 2025 yılının aileler açısında çok büyük bir değişimle sonuçlandığını söylemek mümkün değil.
Her evli çift doğal olarak çocuk sahibi olmak ister fakat daha öncesinde doğacak çocuğun sağlığı, eğitimi, geleceği, evliliği, işi gibi konular öne çıkıyor. Gençler arasında tek çocuk yaygınlaşıyor çünkü “İmkanımı tek çocukta yoğunlaştırıp sağlıktan eğitime imkan sağlamam ancak mümkün olur” diyorlar.
“Çocuğu veren Allah rızkını da verir” dönemi artık sona ermiş durumda. Yani “Az olsun öz olsun” diyor çiftler.
Sağlık özel sektöre kaymış durumda. Eğitimde de devlet okullarının her geçen gün içinin boşaltılması, siyasileşmesi özel sektörü canlandırıyor ve bu da ailelerin çocuk sayısını kısıtlayan noktalardan.
Çalışan nüfusun yarısının asgari ücretle çalıştığı, asgari ücretin de açlık sınırının altında olduğu düşünüldüğünde çocuk sayısındaki azalışın sebepleri daha net anlaşılıyor.
Tüm bunların yanı sıra günümüzde yaşanan işsizlik sorununun gelecekte çocuklar için geçerli olacağı düşüncesi de anne babaları çocuk sahibi olmakta geriye çekiyor.
Bugün 30 yıl çalışan bir memurun emeklilikte alacağı ikramiye bir milyon TL civarında olup bu tutar bırakın çocuğa ev almayı evi döşemeye dahi yeter bir miktar değil. Oysa ki geçmişte emekli bir memur emekli ikramiyesi ile ev dahi alabilmekteydi.
Sadece bu kadarla sınırlı değil sorunlar. Doğan/doğacak çocuk için annelerin işsiz kalması, gelirsiz kalması, hatta işini kaybetme riski. Çocuğu bırakacak yer olmaması, kreş imkanlarının kısıtlı ve paralı/pahalı olması da başka bir sorun.
Türkiye’nin hızla;
• Evlilik teşviklerini arttırması
• Barınma imkanlarını geliştirmesi
• Doğum öncesi ve sonrası ücretli izin sürelerini ilk etapta emzirme daha sonra da okul öncesi çağa kadar uzatması
• Nitelikli kreş imkanlarını arttırması
• Çocuk yardımı miktarlarını 300-600 TL gibi bir paket bebek bezi fiyatlarında tutmaktan vazgeçmesi
• Sağlığa erişimde çocuklu ailelere ve özellikle çocuklara yönelik pozitif adımlar atılması
• İş imkanları noktasında yeni teşvikler getirilmesi,
gibi bir dizi tedbirler almadıkça yıllık doğum sayımız hızla düşmeye devam edecektir.
Yakın gelecekte bir yılda doğan bebek sayısının bir yılda gerçekleşen evlilik sayısına (yaklaşık 500 bin) düşerse şaşırmayalım.
Bu sayı düşüşü yakın bir zamanda okullardaki çocuk sayısın da daha hissedilir olacak ve okullar adeta çocuk aramaya başlayacaktır. Devlet okullarında uygulanan yanlış politikalar sonucu özele kaçıştaki artış devlet okullarındaki sayıyı daha da aşağıya çekecektir.
Her yıl 3-4 bin anasınıfını kapatacak kadar çocuğun azaldığını unutmayalım. Mevcut durumda sınıf sayısını düşürüp kapatmayı tolere edebiliyoruz ama yakın gelecekte bu da mümkün olmayacaktır.
Bazı okullarda şube kapatmak gibi anlamsız hatta hukuksuz uygulamalar olduğunu da unutmamak gerekir. Bu noktada MEB’in mutlaka tedbir alma, uygulama birliği sağlama zorunluluğu vardır.
Evet nüfus artışımızdaki düşüş bir sorun ama bu sorunu aşmak sadece istemekle, dile getirmekle mümkün değil. Bu sorun sadece eğitimde değil bir çok alanda sorun yaratacak niteliktedir.
Maksut Balmuk
Öğretmen, Yazar
Kaynak: Odatv.com
Açıklamanın Tamamı
Okul Yöneticileri MEB’in Tezgahından Geçecek
MEB öğretmen atamada olduğu gibi okul yöneticilerinin tespitinde de mülakatı kaldırdı. Bu nokta önemli sayılıyor ama 2024’de öğretmenlik mesleği kanunun TBMM görüşmelerinde dile getirdiğimiz sorunlu durumlar bir bir uygulamaya geçmektedir.
Mülakat kalktı yerine akademi eğitimi geldi. 30 Ocak’ta yayımlanan yönetmeliğe göre okul yöneticisi olmak için önce yazılı sınavı geçmelisiniz ardından akademide eğitime alınacaksınız. Akademi eğitimi sonrasında yeniden sınav olacak ve bu sınav puanına göre okul müdürü/müdür yardımcısı olacaksınız.
AKP iktidara gelmeden önce 1998’de yöneticilik için eğitim şartı gelmişti. Eğitim yöneticisi olacaklar eğitime alınıyorlardı. 2004’den günümüze ise MEB sürekli mülakat, sözlü sınav, takdir puanı gibi kriterlerle elinde tutmaya çalıştı yönetici atama sistemini.
Eğitim kurumu yöneticilerinin atanmadan önce eğitime alınmaları bence de kıymetli. Çünkü uygulamada liyakatsizlikleri ortaya çıkıyor ve bu da okuldaki çalışma barışını, güvenliği yani eğitimi doğrudan etkiliyor.
Eğitim yöneticiliğine eğitim gelmesi doğru bir adım ve bunu özellikle yandaş ve iktidar ortağı yanlısı sendikalar sahiplenmiş durumdalar.
Eğitimin olmasında sorun yok aksine doğru bir yaklaşım. Bir öğretmen olarak öğretmen atamada getirilen akademi eğitiminde üniversiteleri yok sayan anlayışa ne denli karşı çıktıysam yönetici atamadaki eğitimi o denli destekleyebilirim.
Fakat konuya bütünsel baktığımızda daha yazılı sınavdan çok yüksek puan alan bir öğretmen nasıl ki keyfi olarak mülakatta baraj altı puan verilerek eleniyorduysa şimdi aynısı akademide yapılabilecek. Hatta herkesin aynı şartlarda katıldığı yazılı sınavdan 100 tam puan alsanız bile akademi sonrası sınav ile yönetici yapılmamanız mümkün olacak.
Evet akademi eğitimi geldi ama içerik dahi net değil.
Yönetici adayı merkezi yapılacak yazılı sınav gibi objektif kriterlere göre belirlenip hatta atamaları yapıldıktan sonra akademik eğitime alınmış olsaydı bu sistem sahiplenilebilirdi ama akademi sonrası elemeyi esas alan bir sistem doğru bir sistem değildir. Akademi sonrası yapılacak sınavlarda bir şaibe olup olmayacağını, adil ve objektif bir değerlendirme olup olmayacağını kestirmek mümkün değil. Çünkü kurumlar yıpratılmış ve son yıllarda güven bir hayli sarsılmıştır.